Uluslararası Taşımacılık faaliyetiyle iştigal eden bir müşterimiz için çok uzun zamandır benimsediğimiz hesaplama yöntemiyle tespit ettiğimiz tutarlardaki KDV iade talebiyle ilgili olarak hiç beklemediğimiz şekilde bağlı bulunan vergi dairesi tarafından çok yüksek tutarlarda bloke konulduktan sonra kalan tutarın şirket banka hesaplarına yatırılması üzerine ilgili vergi dairesiyle iletişime geçtik. Bize verilen cevap, Gelir İdaresi Başkanlığı’ndan alınan yeni bir görüş doğrultusunda (uluslararası taşımacılık özelinde ATİK’ten yüklenime verilen paylara ilişkin) hesaplama yönteminin değiştiği ve bu sebeple mükellef kurum KDV beyannamesi üzerinden bir formül yordamıyla resen hesaplama yapılarak tespit ettikleri tutarın üstünün mükellefe ödenmemesi gerektiğine kanaat getirdikleri şeklinde oldu.
İlk etapta kafamıza takılan sorular şunlar oldu;
-Nakden iadesi talep edilen tutarın %120’si oranında banka teminat mektubu verilmiş olması sebebiyle Tebliğ’de beş iş günü içinde iadenin gerçekleştirileceği yönündeki açık düzenlemeye rağmen blokenin nasıl konabildiği?
-Yeminli Mali Müşavirlik KDV İade Tasdik Raporu henüz verilmeden ve bu Rapor içerisindeki hesaplama yöntemine idare tarafından henüz vakıf olunmadan, KDV iade talep edilen tutarının hatalı hesaplandığı ön kabulüyle resen bir hesaplama yapılarak bloke konmasının yasal dayanağı bulunup bulunmadığı?
-Her bir mükellefin beyannamesindeki KDV matrahını oluşturan unsurların kendine özgü olabileceği ortadayken, tüm mükelleflere sadece beyannamede yer alan tutarlar üzerinden standardize edilmiş bir formülle iade edilebilecek tutarı belirlemenin nasıl mümkün olabildiği?
-Bloke konan tutarlar sebebiyle mükellefin (%120 teminat mektubu masrafı, bloke konarak ödenmeyen tutarlar kadar nakit ihtiyacının finansman maliyeti vb) maddi zararlarının idareden tazmini halinde bu tutarın uygulamayı gerçekleştiren memurlara yansıtılacağı ortadayken, bu hukuksuz uygulamaya nasıl cesaret edilebildiği?
Bu sorularımıza sağlıklı bir cevap alamayacağımızı bilmekle birlikte, başlatılan bu sürecin kaynağı olan Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 28.11.2024 tarihinde verdiği görüşün sonuç kısmının birebir aşağıdaki şekilde olduğunu öğrendik.
“-Uluslararası taşımacılık istisnası kapsamında işlem yapan mükelleflerin bu işlemlerine ilişkin iade taleplerinde, doğrudan yüklenim veya genel giderlerden pay vermeden işlem bedeline genel vergi uygulanmak suretiyle bulunan azami iade tutarı kadar ATİK'lerden pay verilmesi mümkün değildir. Mükelleflerin doğrudan yüklenimleri kapsamındaki giderleri nedeniyle KDV yüklenilmemiş olması halinde (istisna kapsamında temin veya KDV'siz temin) bu alış bedellerinin uluslararası taşımacılık hizmet bedellerinden düşülmesi sonucu iade edilecek azami KDV tutarının belirlenmesi gerekmektedir.
-ATİK'ler nedeniyle iade hakkı doğuran işleme pay verilebilmesi için ATİK'lerin iade hakkı doğuran işlemlerde kullanılması gerekir. İlgili dönemde iade hakkı doğuran işlemlerde kullanılmayan ATİK'lere ilişkin yüklenilen KDV'den iade hesabına pay verilmesi mümkün değildir.
-Uluslararası taşımacılık kapsamındaki işlemlere ilişkin yüklenilen KDV'nin hesabına, iade talebine konu işlem bedelinin, taşımacılık faaliyetinde kullanılan araçların aktife alındığı dönemden itibaren iade talep edilen dönem dahil tüm işlemlerin (iade hakkı doğuran ve/veya iade hakkı bulunmayan) toplam işlem bedeline oranlanması ve araçlara ilişkin yüklenilen KDV'den iade talebine konu işleme ait orana isabet eden tutarda pay verilmesi gerekmektedir.”
KDV iade talep edilen tutarlara ilişkin mükellefler tarafından banka teminat mektubu verilen durumlarda ödemenin hangi şartlarda yapılacağı mevzuatta açıkça belirlenmiş olmasına rağmen vergi dairesi tarafından blokaj uygulanarak kısmi ödeme yapılmasının hukuksuzluğuna ilişkin herhangi bir görüş belirtmeye gerek duymuyor, Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından uluslararası taşımacılık faaliyetiyle uğraşan mükelleflerin iade taleplerinde ATİK’ten pay verilmesine ilişkin verdiği görüşe dair düşüncelerimizi aşağıda paylaşıyoruz.
I. Anayasal İlkeler Açısından;
Vergisel müdahaleler Anayasa’nın 35 ve 73’üncü maddesi kapsamında mülkiyet hakkına meşru düzeyde yapılan müdahalelerdir. Ancak müdahalenin iç hukukta bir dayanağının olması tek başına müdahalenin hukuka uyarlı olduğu anlamını doğurmamaktadır. Önemli olan iç hukukta yer alan bu düzenlemenin mülkiyet hakkı sahibi bakımından ulaşılabilir, öngörülebilir ve belirgin olmasıdır.
Vergisel müdahalenin ulaşılabilir olması için o müdahaleye dayanak teşkil eden mevzuatın mülkiyet hakkının öznesi tarafından biliniyor ya da bilinebilecek durumda olması gereklidir. Bu anlamda Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından kendi alt idari birimlerine gönderilen ve kamuoyuyla paylaşılmayan bir düzenlemenin mükelleflerce ulaşılabilir olmadığı ortadadır.
Öngörülebilirlik, hukuk kuralının uygulanması hâlinde doğabilecek sonuçların, önceden tahmin edilebilmesi anlamına gelmektedir. Buna göre öngörülebilirlik koşulunun sağlandığından söz edebilmek için, mülkiyet hakkı sahibi tarafından hangi koşulların gerçekleşmesi hâlinde mülkiyet hakkına müdahale edileceğinin önceden tahmin edilebilmesi/bilinebilmesi gerekmektedir. Oysa somut olayda yıllardan beri aynı usulle KDV iadesi alınabiliyor olması sebebiyle aynı hesaplama yöntemiyle iade talep edilebilecek tutarın tespit edilmesine rağmen, hiç beklenmedik bir şekilde hesaplama yönteminin değiştiğinden bahisle iade taleplerinin bir kısmının yapılmamasının öngörülebilir olmadığı izahtan varestedir.
Dolayısıyla, mali idareden yapılması beklenen, bahsi geçen iade hesaplamasına ilişkin görüşünü bir Tebliğ vasıtasıyla tüm mükellefler açısından ulaşılabilir ve belirgin hale getirdikten sonra mükelleflerin artık bu tebliğ değişikliği sonrasında yapılacak iade taleplerine ilişkin hesaplamalarını Tebliğde yer verilen yöntemleri kullanarak yapmalarını sağlamaktır.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun “Yanılma ve Görüş Değişikliği” başlıklı 369’uncu maddesinde yer alan “Bir hükmün uygulanma tarzı hususunda yetkili makamların genel tebliğ veya sirkülerde değişiklik yapmak suretiyle görüş ve kanaatini değiştirmesi halinde, oluşan yeni görüş ve kanaate ilişkin genel tebliğ veya sirküler yayımlandığı tarihten itibaren geçerli olup, geriye dönük olarak uygulanamaz.” Şeklindeki hükmün gereği de budur.
Bahsi geçen 369’uncu maddenin gerekçesinden bir bölümü burada paylaşarak idarenin sorumluluğunu tüm paydaşlara hatırlatmak isteriz; “… Anayasa Mahkemesi kararlarında da vurgulandığı üzere, hukuk güvenliği ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de hukuk normlarında bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Hukuk devletinin hukuk güvenliği ilkesi vergilendirmede belirliliği gerektirir. Belirlilik ilkesi, yükümlülüğün hem kişiler hem de idare yönünden belli ve kesin olmasını, hukuk normlarının, ilgili kişilerin mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak bir şekilde düzenlenmesini ve uygulanmasını gerektirir. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere bir kanun hükmünde değişiklik yapılmadığı sürece idarece, belirli bir dönemde oluşturulmuş bir görüş ve kanaatin sonradan değişmesi, mükellefler bakımından öngörülebilmesi mümkün olamayacağından, salt görüş ve kanaat değişikliğine bağlı olarak geriye dönük vergi tarh edilmesi de doğru olmayacaktır. Diğer taraftan, bir hükmün uygulanma tarzı hususunda yetkili makamların tebliğ veya sirkülerde değişiklik yapmak suretiyle görüş ve kanaatini değiştirmesi, buna ilişkin genel tebliğ veya sirkülerin yayımlandığı tarihten itibaren geçerli olacak ve geriye dönük olarak işletilemeyeceklerdir.”
II. KDV Mevzuatı Açısından;
Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliği’nin “IV.A3.1.3. Amortismana Tabi İktisadi Kıymetlerde İade Uygulaması” başlıklı bölümü aşağıdaki gibidir;
“ATİK nedeniyle yüklenilen KDV’den iade hesabına pay verilebilmesi için, ATİK’lerin iade hakkı doğuran işlemlerde kullanılması gerekir. ATİK’lerin bizzat mükellef tarafından imal ve inşa edilmesi halinde ise imal ve inşa sırasında yüklenilen KDV’den, ATİK’lerin aktife alınıp iade hakkı doğuran işlemlerde fiilen kullanılmaya başlandığı dönemden itibaren iade hesabına pay verilebilir.
ATİK dolayısıyla yüklenilen KDV’den iade hesabına pay verildiği durumda, bir vergilendirme döneminde iade konusu yapılabilir KDV (azami iade edilebilir vergi), kural olarak o dönemdeki iade hakkı doğuran işlemlere ait bedelin (%20)'si (genel KDV oranı) olarak hesaplanan tutardan fazla olamaz.
3065 sayılı Kanunun (11/1-c) ve geçici 17’nci maddeleri kapsamında ihraç kaydıyla mal alan ihracatçının ödemediği KDV’yi iade olarak talep etmesi mümkün olmayıp, varsa genel giderler ve ATİK’ler nedeniyle iade talep etmesi mümkündür. Bu durumda ihracatçının genel giderler ve ATİK nedeniyle yüklendiği KDV için iade talebinde bulunabileceği KDV tutarı, ihracat bedeli ile ihraç kaydıyla teslim bedeli arasındaki farka genel vergi oranı uygulanmak suretiyle bulunacak tutarı aşamaz.”
Tebliğ düzenlemesinden göreceğiniz üzere ATİK’lerden iade hesabına pay verilebilmesi için sadece iki koşul aranıyor.
1-ATİK’lerin iade hakkı doğuran işlemlerde kullanılmış olması koşulu,
2-Azami iade edilebilir verginin (yani iade hakkı doğuran işlemlere ait bedelin %20'sinin) aşılmaması koşulu.
Bu iki koşul dışında, iade hesabına ATİK’ten pay verilebilmesine ilişkin yasal veya idari herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Ayrıca Tebliğde ikinci koşula ilişkin, özellikli bir durum olan ihraç kayıtlı teslim sebebiyle sadece ihracatçılar özelinde, oranlama yöntemi dışında herhangi bir oranlama yöntemi de belirlenmemektedir.
Böyle olmakla beraber özellikle uluslararası taşımacılık faaliyeti nedeniyle talep edilen KDV iadelerinde uygulama daha çok özelge ve iç yazılar üzerinden tasarlanmaya çalışılmakta ve mükelleflere yeni sınırlamalar ve oranlama yöntemleri dayatılmaktadır.
1- Doğrudan yüklenim veya genel giderlerden pay vermeden ATİK'lerden pay verilmesinin önünde yasal bir engel bulunmamaktadır.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın defterdarlıklara gönderdiği yazıda belirttiği; “Uluslararası taşımacılık istisnası kapsamında işlem yapan mükelleflerin bu işlemlerine ilişkin iade taleplerinde, doğrudan yüklenim veya genel giderlerden pay vermeden işlem bedeline genel vergi uygulanmak suretiyle bulunan azami iade tutarı kadar ATİK'lerden pay verilmesi mümkün değildir.” Şeklindeki görüşün dayanağının Tebliğ’in “IV.A3.1.2. İşlemin Bünyesine Giren Verginin Hesabına Dahil Edilebilecek Unsurlar” başlıklı bölümünde yer alan “İade tutarının hesaplanmasında, önce işlemin bünyesine doğrudan giren harcamalar nedeniyle yüklenilen KDV dikkate alınır. Daha sonra ilgili dönem genel imal ve genel idare giderleri için yüklenilen KDV’den pay verilir. Bu şekilde hesaplanan tutarın, azami iade edilebilir KDV tutarını aşmaması halinde, bu tutar ile azami iade edilebilir KDV tutarı arasındaki farka isabet eden tutar kadar ATİK’ler dolayısıyla yüklenilen KDV’den iade hesabına pay verilebilir.” Şeklindeki düzenleme olduğu aşikâr olup, GİB tarafından tebliğdeki düzenlemenin yanlış yorumlandığını düşünmekteyiz.
Bizim görüşümüze göre Tebliğ’de yapılan düzenlemenin amacının işlemin bünyesine doğrudan giren harcamalardan pay verilmeden diğer yüklenimlere ilişkin pay verilemeyeceğine ilişkin bir sınırlama yapmak değil, yüklenim listesinin doğrudan yüklenim, genel gider, ATİK gibi farklı unsurlardan oluşması durumunda bir öncelik sıralaması yapılmasını ve sıralamada doğrudan yüklenim ile genel giderlere öncelik verilmesini sağlamaya çalışmasıdır.
Kanun koyucunun doğrudan yüklenimlerden pay verilmeden ATİK’ten pay verilemeyeceğine ilişkin bir sınırlama maksadı bulunsaydı, doğrudan yüklenilen işlemlere ilişkin tüm faturaların yüklenim listesine girilmesi gibi bir zorunluluk bulunması ve tek bir faturanın bile girilmemiş olması halinde ATİK’lerden pay verilmesinin mümkün olmaması gibi oldukça mantıksız bir sonuçla karşılaşılırdı. Oysaki mükellefler istisna işlem bünyesine giren doğrudan yüklenimlerden hangilerini yüklenim listesine ekleyerek iade mekanizmasıyla hangilerini eklemeyerek indirim mekanizmasıyla süreci tamamlayacaklarına karar verme serbestisine sahiptirler.
Aşağıda yer verdiğimiz basitleştirilmiş yüklenim tablosunda tüm işlemi KDV’den istisna olan bir mükellefin uluslararası taşımacılık faaliyeti sebebiyle doğrudan yüklendiği ara nakliye giderini yüklenim listesinden çıkarmasının ve bu hizmet sebebiyle yüklenilen 40.000,00-TL’lik KDV tutarını iade talep etmemesinin önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. Aynı şekilde diğer doğrudan yüklenim olan 5 adet akaryakıt faturası ile genel gider kapsamında yüklenilen 2 adet bakım onarım faturasının da listeden çıkarıldığı durumda, ATİK sebebiyle yüklenim tutarını iade alınamayacağı yönünde sınırlayıcı bir düzenleme bulunmamaktadır.
|
Alınan Mal ve/veya Hizmetin Cinsi |
Alınan Mal ve/veya Hizmetin Miktarı |
Alınan Mal ve/veya Hizmetin KDV Hariç Tutarı |
KDV'si |
Yüklenim Türü |
|
Ara Nakliye Giderleri |
1 |
200.000,00 |
40.000,00 |
Doğrudan |
|
Akaryakıt Giderleri |
5 |
100.000,00 |
20.000,00 |
Doğrudan |
|
Araç Bakım Onarım Giderleri |
2 |
50.000,00 |
10.000,00 |
Genel Gider |
|
34 XXX 99 Plakalı Çekici |
1 |
1.000.000,00 |
200.000,00 |
ATİK |
Mevcut düzenleme doğrudan yüklenim ve genel giderlerden pay verildiği durumda ATİK’ten verilebilecek azami payı düzenlemektedir. Yüklenim listelerinde kontrol edilmesi gereken konu, yüklenime konu edilmemesi gereken harcamaların yüklenim listesinde yer verilip verilmediği olmalıyken, bunun tam tersi şekilde doğrudan yüklenimlerin tamamının yüklenim listesine konulup konulmadığının kontrolüne dair bir gereklilik bulunmamaktadır. Dolayısıyla, GİB’in “Doğrudan yüklenim veya genel giderlerden pay vermeden işlem bedeline genel vergi uygulanmak suretiyle bulunan azami iade tutarı kadar ATİK'lerden pay verilmesi mümkün değildir.” Şeklindeki görüşüne katılmak mümkün değildir.
2- İade edilecek azami tutarın tespitinde istisna kapsamında veya KDV’siz temin edilen mal ve hizmet bedellerinin uluslararası taşımacılık hizmetinden düşülmesi yönünde bir düzenleme bulunmamaktadır.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın defterdarlıklara gönderdiği yazıda belirttiği; “Mükelleflerin doğrudan yüklenimleri kapsamındaki giderleri nedeniyle KDV yüklenilmemiş olması halinde (istisna kapsamında temin veya KDV'siz temin) bu alış bedellerinin uluslararası taşımacılık hizmet bedellerinden düşülmesi sonucu iade edilecek azami KDV tutarının belirlenmesi gerekmektedir.” Şeklindeki görüşün mevzuatsal bir dayanağı bulunmamaktadır.
Böyle bir düzenleme yapılabilmesi için Kanun yoluyla Hazine ve Maliye Bakanlığına açık bir yetki tanımlaması yapılması gerekmektedir. Örneğin, 3065 sayılı Kanunun 32’nci maddesinde, imalatçılar tarafından yapılan ihracat işlemlerinden kaynaklanan iadelerde, yüklenilen KDV yerine sektörler itibarıyla ihracat bedelinin belli bir oranına kadar iade yaptırma konusunda Hazine ve Maliye Bakanlığı’na yetki tanınmıştır. Bakanlık da bu yetkisini Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliği’nin “1.1.4.2 İmalatçılar Tarafından Yapılan Mal İhracında İhracat Bedeline Göre İade” başlığı altında ihraç edilen mallara ilişkin yüklenilen KDV hesabı yapılmaksızın, ihracat bedelinin %10’una kadar yapılacak iadeler için aşağıdaki şekilde yapılmıştır.
“İmalatçıların doğrudan ihraç ettikleri malların bünyesinde yurtiçi veya yurtdışından KDV ödemeksizin temin ettiği malların bulunması halinde, ihracat bedeline ilişkin iadenin hesabında, ihracat bedelinden bu şekilde temin edilen malların bedeli düşülür. İade edilecek KDV kalan tutar dikkate alınarak belirlenir.”
Bu şekilde açık bir yetki olmadan Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın iade tutarını sınırlama yetkisi bulunmamaktadır.
Bu düzenleme dışında Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliği’nin yazımızın önceki bölümlerinde de paylaştığımız “IV.A3.1.3. Amortismana Tabi İktisadi Kıymetlerde İade Uygulaması” başlıklı bölümünde azami iade edilebilir KDV açısından belirlenen “3065 sayılı Kanunun (11/1-c) ve geçici 17 nci maddeleri kapsamında ihraç kaydıyla mal alan ihracatçının ödemediği KDV’yi iade olarak talep etmesi mümkün olmayıp, varsa genel giderler ve ATİK’ler nedeniyle iade talep etmesi mümkündür. Bu durumda ihracatçının genel giderler ve ATİK nedeniyle yüklendiği KDV için iade talebinde bulunabileceği KDV tutarı, ihracat bedeli ile ihraç kaydıyla teslim bedeli arasındaki farka genel vergi oranı uygulanmak suretiyle bulunacak tutarı aşamaz.” Şeklinde belirlenen oranlama yöntemi, KDV uygulamaları açısından özellikli bir durum olan ihraç kayıtlı teslimler sebebiyle sadece ihracatçılar özelinde belirlenen bir yöntem olup, bunun dışında azami iade edilebilir KDV’nin hesabına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır.
Dolayısıyla Gelir İdaresi Başkanlığı’nın iç yazışmalar yoluyla azami iade edilebilir tutara ilişkin bir sınırlama yapma yetkisi bulunmamaktadır.
3-ATİK’ten verilecek payın hesabında ATİK’in kullanım yeri oranlama yapılıp yapılmaması açısından önemlidir.
Gerek KDV Genel Uygulama Tebliği’nde gerekse Gelir İdaresi Başkanlığı’nın görüşünde de açıkça belirtildiği üzere “ATİK'ler nedeniyle iade hakkı doğuran işleme pay verilebilmesi için ATİK'lerin iade hakkı doğuran işlemlerde kullanılması gerekir.” Bu durum net olmakla beraber Gelir İdaresi Başkanlığı’nın “iade talebine konu işlem bedelinin tüm işlemlerin (iade hakkı doğuran ve/veya iade hakkı bulunmayan) toplam işlem bedeline oranlanması” şeklindeki hesaplama yönteminin, mükellefçe gerçekleştirilen işlemin mahiyetine ve ATİK’in kullanım yerine bakılmaksızın uygulanmasının hatalı olduğunu düşünmekteyiz.
Başka bir anlatımla, nasıl ki pay vermek için ATİK'lerin iade hakkı doğuran işlemlerde kullanılması bekleniyorsa ilgili ATİK istisna işlem dışında başka bir işlemde kullanılmıyorsa verilecek payın oranının %100 olması da beklenmelidir.
Örnek vermek gerekirse, uluslararası taşımacılık faaliyetiyle uğraşan bir mükellefin bir çekici veya dorseyi uluslararası taşımacılık dışında başka bir faaliyette kullanmadığı durumda (Örneğin yurtiçi taşımacılık faaliyeti bulunmuyorsa veya ilgili çekiciyle yurtiçine hiç hizmet verilmiyorsa) iade talebine konu işlem bedelinin, toplam işlem bedeline oranlanması zorunluluğu bulunmaksızın yüklenilen KDV’nin tamamı (diğer sınırlar aşılmamak koşuluyla) iade talep edilebilmelidir. Bu mükellefin farklı bir işlem (Örneğin depolama hizmeti) gerçekleştiriyor olması, ilgili ATİK bu farklı işlemde kullanılmadığı sürece, bu hesaplamayı etkilememelidir. Bu mükellefin aynı ATİK’i yurtiçi taşımacılık faaliyetinde de kullanıyor olması durumunda ise iadeye verilecek payın tespiti için bir oranlama yapılması beklenmelidir.
Ancak vergi daireleri mükelleflerin beyannamelerinde istisna işlem dışında herhangi bir işlem bulunmasını oranlama yapılması için kafi bulmakta ve ilgili ATİK için yüklenilen KDV’den kısmi bir pay verilmesini beklemektedirler.
Oysaki bir ATİK’in kullanım yerini en iyi bilebilecek makam işlemi gerçekleştiren makamın kendisidir. Kaldı ki uluslararası taşımacılık istisnası dolayıyla KDV iadesinde yüklenime konu edilen ATİK’ler ağırlıklı olarak çekici veya dorse olmakla beraber bunların tamamı araç takip sistemi vasıtasıyla anlık takip edilmektedir. Dolayısıyla ilgili taşıtların yurtiçinde veya yurtdışında kullanılıp kullanılmadığı net bir şekilde tespit edilebilmektedir. Bu durumun aksini, yani ilgili ATİK’lerin, istisna işlem dışında da kullanıldığını ispatla mükellef olan yer mali idaredir.
Son söz
Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve bir hukuk devletinde idare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür. Bu durum idarenin işlem ve eylemler vasıtasıyla vatandaşlarının güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılmaktadır. Konumuz özelinde güven zedeleyici yöntemleri idarenin farklı birimlerinin farklı uygulamalar gerçekleştirmesi ya da aynı birimin farklı zamanda farklı uygulamalar gerçekleştirmesi ve hatta bu uygulamaların geçmişe yürütülmesini gösterebiliriz. Her şeyden önce uygulamanın yasal ve idari dayanakları netleştirilerek zaman veya mekân fark etmeksizin yeknesak hale getirilmesi sağlanmalıdır. Özellikle döviz kazandırıcı hizmetlerin başında gelen uluslararası yük ve yolcu taşımacılığı ticaretinin gelişmesi için kanun koyucu tarafından sağlanan teşvikler, sektör paydaşlarında idarenin işlem ve eylemleri sebebiyle ileride bir gün külfet olarak geri dönebileceği tereddütü yaratması halinde, hiçbir anlam ifade etmemektedir.
